Bu Blogda Ara

Merhaba:)

Ziyaretiniz için teşekkür ederim !

Obrigada pela visita !
Thank you for your visit !
Gracias por su visita !
Merci pour votre visite !
Grazie per la vostra visita !
Спасибо за Ваш визит !
Danke für Ihren Besuch !

Selam Aleykum!

Ευχαριστίες για την επίσκεψη !

訪問いただきありがとうございます !


İzleyiciler

Facebook a son eklediklerim. Beklerim:=))

27 Eylül 2012 Perşembe

GÖKTEN SANDAL YAĞSIN



Siz hiç gökten sandal yağdığını gördünüz mü?

Ya da piyano da rakseden parmaklarının ahengine kapılmış komşu kızının çaldığı Bach ve Mozart klasikleri eşliğinde bahçesini süpürürken, dağlar seni delik delik delerim, türküsünü mırıldanan bir kadını?

Ben gördüm!

Ve hemen ardından şu soruyu sordum kendime.

Ben tesadüflere inanır mıyım?

Hayır inanmam. Tesadüf denen şeyin aslında görmemiz gereken, fakat o ya da bu şekil de görmekten uzak olduklarımızı bizlere göstermeyi başaran bir ilahi güç olduğuna inanırım.

Son dönemlerde kafamda geleceğe ve yaşantıma dair yeni kurgular ve yollar çizme çabasında, derin dalışlarda bulurken kendimi, bir diziyle karşılaştım.

Aslında yabancı olduğum bir dizi de sayılmazdı, ekibinden oyuncu kadrosuna ilgimi çekmişti.
Yeditepe İstanbul
Emre Kınay, Zuhal Olcay, Uğur Polat. Şiirsel anlatımıyla iz bırakan bir mahalle öyküsüydü. Özgü Namal, Ruhi Sarı ve Oktay Kaynarca bu diziyle ün kazanmıştı.

Pek Türk televizyon kanalları izleyen bir yapıda olmayışım, aile ziyaretlerinde sohbet aralarına sıkıştırılan, kenarından köşesinden haberdar olabildiğim, lakin derinlemesine konuya hakim olamadığım bir diziydi.
Vaktim olduğunda başından sonuna izlerim deyip atladıklarımdan...
Demek derinlemesine izlemem gereken bir diziymiş ki yeniden çıktı karşıma. Iş ve hastane sonrası dar zamanlara sıkıştırıp, baştan sona gecelerce izledim diziyi. O mahalle bana çocukluğumun Türkiye'sini anımsatan, gümüzde ise her Türkiye ziyaretimde bulamadığım ve sıcacık, samimi insanların bir araya geldiği atlas ve coğrafyadaki ismiyle mahallenin, bana göre ise kocaman bir ailenin dizisiydi.
Hani kimsenin telefonlar açıp ta müsaitliği sorulmadan, çat kapı girilip, dertlerin ahval edildiği, çayların demlenip te, yanında ne vereyim korkusu olmadan, çay yanına şöyle en kremalı ve tatlı tebessümlerin hatta hüzünlerin takıldığı konu komşuyla birlikte oturulan muhabbet sofraları vardı ya? Işte hepsi ve diğer özlem duyduğumuz komşuluk ve ahbaplık adına ne varsa vardı bu dizide.
Peki ne oldu bize?
O bahçeli evlerden çıkıp, koca beton gökdelenlere, ya da en az beş on katlı soğuk sıvalı dairelere taşınınca ne oldu bize?
Kaldıramadı bünyelerimiz!

O güzelim yıllanmış ağaçların gölgelerinde demi tutmamış çayları dahi muhabbetleriyle dem eden bu millet, beton yığınlarında yavaş yavaş yürekleri betonlaşan bir millete mi dönüş tü?
Binlerce soru geldi geçti aklımdan dizi süresince. Neler düşünüp, neleri yad etmedim ki? Her şeyden evvel anladım ki, çok özledik biz o günleri. Bahçelerine salıncak kuramadığımız, daracık odalarında konu komşuyu doyasıya ağırlayamadımız beton yığınları soğuttu bizi...
Mahallenin bütün gençleri aynı kitapları okurlardı mesela, kimse kütüphane doldurmak adına kitap edinmezdi. Ansiklopediler ders sıralamasına göre eldenele gezerdi. Bir tek badana fırçasıyla koca mahalleli evlerini badana ederlerdi. Her gün mutlaka bir komşu biten salça, şeker, çay vs için elinde ufak bir tas, komşudan istemeye giderken yolda oynayan çocukların yanından, ''ne haber kız cimcime''diyerek geçerdi.
Komşunun kulağından tutup çekerek getirdiği ve ''hadi bakalım şimdi babana ver o camın hesabını'' diyerek sürüklediği bir haylaz olurdu hep.
Emperyalizmin ismi, medeniyetle karıştırıldığından beri hepimiz o meşhur markalı camlardan kullanır olduk. Kulaklarından çekiştirilerek getirilen o çocukların çocuklarıysa bugün, bilgisayar başında yapar oldu haylazlıklarını.
Diziler, evet onlar bir girdi, bir daha çıkmadı hayatlarımızdan. Fotokopi makinaları gibi, fotokopi dizi kahramanlarıyla doldu sokaklar.
Bir ahbabım, ''dizi çocuğuklarıyız biz, dizi aralarında büyüdük'', demişti...

Gurbetin monotonluğundan olsa gerek, pek dizi izlenmezdi bizim ev de, zira zaman da yoktu buna. Türkiye'den uzakta büyümenin üzüntüsünün yanı sıra, tek tesellim de bu oldu galiba. Yaz tatilleri hariç elbette.
Aile ve toplum birlikteliğinin gitgide zayıfladığı ülkemde, hemen hemen her dizide, vuranlar kıranlar, sokak ortasında insan boğazlayanlar, ondördünde kocaya verilişinin yanlışlığı gösterilmek isterken, onbeşinde telli duvaklı gelin edilenler, bellerindenki soğuk demirle külhan beyliğinin k-sinden gelenler, büyüyle dünyanın bir yerinden diğer yerine anında gidenlerle doluyken, topluma hangi mesajları veriyor bu diziler demeden edemiyor insan...

Kadın ve aile programlarına değinmek dahi yoracak beni biliyorum. Evlilik programlarında eski kocasıyla yeni kocasının ayni ev de oturmasını isteyenler. Imam nikaylıyım deyip, ikinci kocayı arayanlar, etlerini bir daire karşılığında nikaha sunanlar, eşlerini ve çocuklarını yeni sevgiliye tercih edenler ve ''karıma büyü yaptılar başkasına kaçtı, karımı geri istiyorum'', diyenlerle dolan Televizyon, bir topluma nelere mal oluyor, üzülerek izliyoruz hala... Şükür ki halen işini insanlığını ön planda tutarak yapanlarda var, azınlık ta olsalarda...
Yedi Tepe Istanbul gibi dizilerin çoğalmasını diliyorum.

Yedi Tepe Istanbul, güzellikleri, hatrı sayılır komşulukları bizlere hatırlatan dizi, iyi ki vardınız.

Dizide Havva karakterini canlandırmış olan sevgili can ablamız Meral Okayı sevgi ve saygıyla anıyor,dizi yapımında emeği geçen, tüm oyuncu kadrosundan, teknik ekibe dek herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Elif Turna Türk
Avusturya

Yedi Tepe Istanbul Oyuncuları ve karakterleri
Oyuncu Rol
Zuhal Olcay Olcay
Emre Kınay Yusuf
Uğur Polat Ali
Oktay Kaynarca Ferhan
Meral Okay Havva
Yeşim Ceren Bozoğlu Nilgün
Özgü Namal Duru
Günay Karacaoğlu Önem
Ruhi Sarı Ömer
Ümit Çırak Tevfik
Yasemin Çonka Pembe
Itır Esen Lale
Hikmet Karagöz Sabri
Ahmet Saraçoğlu Rüstem
Deniz Oral Doğan
Burçak Işımer Gülşen
Nihat İleri Komiser Nevzat
Fırat Tanış Özberk
Pıtırcık Akkerman Tülin
Nejat Birecik Yalçın
Selin İşcan Zeynep
Melike Demirağ Ömer'in annesi
Arif Erkin Fırıncı
Güven Kıraç Berber Remzi
Kamran Usluer Sadi
Yalçın Özbek Ekipler Amiri
İlhan Şeşen Olcay'ın intihar etmiş kocası Engin
Emrah Elçiboğa Serhat
Levent Yılmaz Berber Halit Bey
Taner Barlas Konuk oyuncu
Engin Altan Düzyatan Konuk oyuncu
Ata Benli Konuk oyuncu
Cahit Kaşıkçılar Konuk oyuncu
 

26 Eylül 2012 Çarşamba

Elif Gibi



Ne olursa olsun, hep dik duran, bir şekilde dik durmayı başaran insanlar vardır, görür de şaşırırsınız hani, nasıl başarıyor diye. Işte ben onlardanım.

Öyle doğdum, yaş ilerledikçe bunun yaradılışımda var olduğunun farkına vardım, ki ben dahi yaşadığım bazı olaylar karşısındaki duruşumu şaşkınlıkla karşılamışımdır çoğu zaman.
Bu bir yeti, artık biliyorum.
Kendi keşfimin derinliklerinde bunu farke
ttiğimden beri sorgulamıyorum, farkındalığın farkını yaşıyorum sadece.
Isimlerin karakterisk özelliklerine de inanmışımdır her daim içteniçe. Elif gibi dimdik ve Turna gibi mağrur ve yaren bir kimliğin bilinciyle yaşam daha bir umut var-i hal aldı gitgide.

O dimdik duruşun yanı sıra, içimde iflah olmaz kikirdek ve yaşam karşısında umudunu ve inancını yitirmeyen, pratik zeka, gülmeyi ve güldürmeyi çok seven bir çocuk taşıyorum, yüreğimin en el değmez ücra köşesinde.
Mutlu olmak için zorlanmayan, ufacık şeylerden kikirdeyecek konular bulabilen cinstenim.
Büyüdüm ve büyümeye devam ediyorum, içimdeki çocukla beraber.
Benliğimde var olan çok yönlü kimliğin keşfinden evvel, el sanatlarına ve okumaya olan ilgimle yorulan ve yer yer,
off ne meraklı şeyim ben, ne görsem deneyip yapmak istiyorum, her kitabı okumak istiyorum, diyerek içimdeki cadıyla kavgaları bitmek tükenmek bilmeyen gençlik senelerimin ardından büyüdükçe anladım ki, merak en iyi öğretmenmiş.
Insan hayatının her safhasında yaşı kaç olursa olsun, kendini merak ve alakası doğrultusunda eğitebiliyormuş.
Bir gün, öyle sıradan bir gün, hatta durup dururken, geriye dönüp, giden senelerle ertelenen vedalar, işte o bir gün, hiç sebep yokken hem de, göndereni yazılmadan bir zarfa koyulup, iade riski olmadan yollanabiliyormuş.
Önyargılar ruha vurulan en ağır prangalarmış.
Aşk bin yokmuş, bir varmış.
Gönül sanıldığının aksine dar değil, kocaman bir dergahmış.
Her kişi değil, er kişi buyur edilmeliymiş.
Keder ve mutluluk hiç ayrılamayan siyam ikizleriymiş, birini kabul, diğerini red lüksün yokmuş.
Aslında her şey ve algılar hayata dair bakış açılarımızla bağlantılıymış.
Anladım ki,seçimlerimizin, inandıklarımızın, sevip nefret ettiklerimizin çoğu bize ait şeyler değilmiş.
Insan büyüdükçe ona empoze edilenlerden arınıp, kendi kimliğini bulabilirmiş.
Ve anladım ki yanlış ve doğru kardeşmiş, kişi hiçbir şeyi kulak ardı etmeden kendi yolunu kendi seçmeliymiş.
Hep ille de edep diyen anneannem haklıymış.
Kadınlık sırtını birine yaslayıp, saçı süpürge modunda naif yaşamak değil, güçlü üretken ve bakımlı olmak demekmiş.
Insan atacağı her adımda ve alacağı her karar da, kendine evvela kendi inanacakmış.
Farklı kültürlerden insanlarla arkadaşlık kuracak, o ahbaplıklardan aldığı haz ile benliğini sulayacakmış.
Haddin bilecek, kimsenin insanlık ve kişisel haklarına evladı, karısı, kocası vs de olsa saldırmayacakmış.
Hayatının ve zamanının kıymetini evvela kendisi bilecekmiş.
Somurtkan insanlara dahi gülmek öğretilebilirmiş.
Anneler ve babalar da çocuklarından çok şey öğrenebilirmiş.
Sorumluluk, sağlık, maneviyat ve aile zenginlikmiş.
Insanın hayalleri, idealleri, hedefleri ve hobyleri olmalıymış.
Muhabbet ile meşk tadına doyulmayan bir sofra imiş.
Değerler sahip çıkıldıkça, değer imiş.
Pantolon giyene adam, sütyen takana kadın, eli kalem tutana yazar, kelam edene şair, her okuyana alim vs denmiyormuş.

Hani dahasını yazsam belki bir kaç sayfa daha çıkar ancak. Büyümek mi demiştim? Biliyorum ki hâlâ öğreneceğim; büyüyeceğim ve kendime yürüyeceğim...! (Zaman)

Tüm bunların yanı sıra anladım ki, en alası kendime yaptığım keşif yolculukları.
EVET
Insan hayatının en meşakkatli ve en haz veren yanı, hatta acı, insanın kendine olan keşfiymiş.

Ben içimdeki minik cadıyla bu yaşıma dek yapabildiğim keşiflerimin farkındalığıyla ve gelecek keşiflere olan merakımla büyüme yolculuğumun devamındayım.

Ya siz?

Saygımla Elif'leyin.

Elif Turna Türk

Ağustos 2012

Avusturya-elin-memleketi

"Hiç bir zaman geç kalmadınız, Kaç kere yoldan dönmüş de olsanız, Kaç kere döndürülmüş de olsanız, Dünyanın bütün günahını taşıyor da olsanız, Hayatınızdaki her şeyden kendinizi suçlu hissediyor da olsanız, ...Kendinizin “Yüreğiniz” tarafından kabul edileceğine inanmıyor olsanız da Siz yine de “kendinize, yüreğinize” yürüyünüz.... Hiç kimse size inanmasa da, siz kendinize inanın...""
MEVLANA